YAS
“Yas bir sızıntıdır.” diye bir yazı gördüm sosyal medya platformunda. Keşke bir sızıntı olsa dedim içimden, ah ah! Yas kaybımızdan bir zaman sonra olur olmaz anlarda aklımıza gelen bir anı ya da sahneden dolayı kendini kötü hissedip ağlamak gibi tanımlanmış. Keşke ağlayabilse herkes, keşke bir an gelip gitse. Olur olmadık yerde kaybettiğimiz insanı hatırlayıp ağlamaktan bahsediyor. Ah sadece bazı yerlerde olsa keşke! Düşününce bu tarif yasın sadece bir kısmının çok güzel bir tarifi olmuş. Benim yasım hiç beklenmedik bir zamanda gelen bir ölüm sonrasındaydı, benzetirsek yazın gelen ani bir su baskınına daha çok benziyor. Evde sessiz sakin otururken, gecenin sessizliğinde bir anda evin kapısından üzerine doğru bir basınçlı su ile kapının kırılarak açılıp gelmesi gibi idi benimkisi. Seni sırılsıklam etmekle kalmayıp boğan bir su baskını. Boğulup tam nefessiz kalacakken seni, etrafındaki her şeyi yıkıp deviren bir basınçtan bahsediyorum. Suyun yüzeyine çıkıp kısa bir nefes alıp tekrar tekrar boğulduğun, nefese bir türlü doyamadığın bir durum. Su yavaş yavaş çekilir ama çok yavaş ve çürütür seni derinden. Zaman geçer, bir su damlası görsen boğulacağım sanırsın kendini. Suyun seni boğduğu yetmezmiş gibi, arada sana çarpıp duran eşyalar. O eşyalarla mı uğraşacaksın, suya karşı mı savaşacaksın? Savaşacak cephen çok ve kaçacak hiçbir yerin de yok. Bu benim bu cümleyi gördükten sonraki tanımım. Kaybımın ilk zamanları sanki bir ağacı kökünden sökmüşsün, elinde nereye kökünü ekebilirim diye yer arıyorsun; ama nereye nasıl ekeceğini de bilemiyorsun. Öyle şaşkın şaşkın elinde ağaç kökü ile beraber hayattan kopuk ve köksüz bakakalıyorsun. Yasın son dönemlerine doğru sular iyice çekilmiş, hiçbir şey eskisi gibi değil, her şey çürümüş, kokuşmuş. Elime aldığım eşyalar dökülüyor parça parça. Hortlayacak kadar güçlü değil; daha derin ve devamlı bir sızı…